|
Bodrum Yeldeğirmenleri
Bodrum öyküleri genellikle Yokuşbaşından
Bodrum’a yaklaşırken duyulan heyecanla engin Ege
mavisinin üstündeki inanılmaz zariflikteki Bodrum
Kalesini görmekle başlar. Bembeyaz evler, kırmızı
begonviller onlara inat arada bir yeşillikler okşar
gözlerimizi.
Yıllardır bu tarz yazıları büyük bir keyifle okurum ve
her defasında sanki hayatımın en güzel yıllarını burada
geçirmemişim ve sanki ben bunları bilmiyormuşum gibi
–atlamışım gibi- etkilenirim. Nedense o görkemli
güzelliğin içinde kendimce ayırt ettiğim bir başka
güzelliğin de vurgulanmasını umutla beklerim. Bodrum’a
gelen herkese sessiz bir selam gönderen, kendince hoş
geldiniz diyen Yeldeğirmenleri. Hani eksik
kalmasın diye eleştiriverdiğimiz, bakımsızlıklarının
suçunu başkalarına gönderiverdiğimiz, bir dizi inci gibi
duran Yeldiğermenleri.
Yeldeğirmenleri üzerine bir yazı yazmak istediğim
zaman, araştırdım ve inanın beni aydınlatacak bir kaynak
bulamadım. Belki de beceremedim. O kadar sıradan
mıydılar? Bardakçı Tepelerinde (Değirmenler Burnu),
Ortakent sırtlarında, Yalıkavak’ta deniz
kenarında ve yarımadanın bir çok yerinde ayakta duran ve
daha nice bizler fark etmeden yok olmuş
yeldeğirmenlerinde bugün bir hüzünlü sessizlik var.
Hepsi birbirlerine görünmez bağlarla bağlanmış, yaşam
savaşı veriyorlar insanlığa, tarihe tanıklık ederek ve
tabi insanlığa da. Hem dost hem de düşmanları olan
uygarlık onları yalnızlığa, terk edilmişliğe,
kimsesizliğe bırakıvermiş. Ben yeldeğirmenlerine
21.y.y da teknik yönü ile bakmak istesen nostalji olurdu
sanırım. Hoş, dünyamızı böyle sorumsuzca harcadığımızda,
günün birinde onlara ihtiyaç duymayacağımızı kim
söyleyebilir ki?
Bodrum Yarımadası'nda bizim yeldeğirmenlerimiz
var. Kimseden bir şey istemeyi onurlarına yediremeyen,
hüzünlü yalnızlıları ile baş başa, sevilmeyi,
ilgilenilmeyi bekliyorlar. Üstünde çatısı uçmuş,
kanatları kırık, etrafını otlar bürümüş hatta kapısının
önüne çiçekler yerine çöp bidonu konulmuş, ama o bile
kullanmayıp etrafını kirletmeyi yeğlediğimiz,
etrafındaki kuruyan otlarını yaktığımız
yeldeğirmenlerimiz var. Oysa hiç bahar
yağmurlarından sonra gittiniz mi onlara merhaba demeye.
Rengarenk çiçekler, papatyalar, anemonlar arasında
gördüğünüzde tüm eskimişliklerine karşın görkemli
yalnızlıklarıyla sessizce veda ettiklerini düşünürsünüz
zamana. Onlar vedaya hazırlanırken, Ege’nin karşı
kıyısındakiler bembeyaz boyaları, onarılmış kanatları
çiçekler içindeki bahçeleri, içinden yaşam sevinci akan
şarkılarıyla şanslıdırlar. Ege’nin küçücük adalarında
bile bakımlı bir kilisesi ve yel değirmeni olmayan kaç
yer var acaba? Onlar bakımlı, gösterişli ve
sevildiklerinden emindirler. Hissettiklerimi hangi
sözcüklerle anlatmalıyım, biraz kıskançlık, insanlık
değerleri açısından biraz sevinç, gelecek kuşaklara
–geçmişten günümüze taşındığı için biraz gurur.
Bizdekiler için ise umutsuzluk, karamsarlık, acıma ve
utanç. Bilmem yeterli mi?
Politika yapmak adına seçim bildirgelerine yazılan ve
son 16 senede bir kere badana yapılmış ve sonra
unutulmuş, terk edilmiş, turizme kazandıralım; yok hayır
kalsın diyerek koruma altına aldığımız, korurken yok
ettiğimiz bir sürü değerler gibi benim şanssız
yeldeğirmenlerim. Durun kızmayın hemen, bir tanesi
hariç. Elbette Yalıkavak’ta deniz kenarında olan
en şanslısı. Belki çok ortalık yerde olup göz ardı
edilemediğindendir.
Dünyanın en çok rüzgar alan üçüncü tepesinden,
Yalıkavak tepesindekilerden ne haber? Ortasından yol
geçtiği için mi, yoksa o güzel manzarayı seyredebilmek
adına kısaca durduğumuzdan mı biliriz onları?
Türküler yazıldı adına, ne aşklar yaşandı, ne ayrılıklar
kim bilir oralarda. Kaç sevdalı buluştu o kanatların
altında, sessiz, el ele sarmaş dolaş.
Yeni neslin bilmediği tarihlerde, hicri 1302 de doğmuş
ve Rumi 1951 de ölmüş Hasan Dayanıklı’nın 3 değirmeni
varmış Değirmenler Burnu'nda. En büyüğü deniz
tarafındaki imiş. Her değirmenin de etrafında arsaları
varmış. Bodrumlular tahıllarını bu değirmenlere
kuzu ve keçi derisinden yapılan darçıklara koyarak
eşekler ve develer üzerinde getirirlermiş. Değirmenci
Hasan Dayı darçıkların üzerine eski yazı ile isim ve
numara yazar, sırası gelince de değirmende öğütürmüş, el
emeği ve alın teri ile. Ya rüzgar yoksa, işte o zaman
orada yatılır, beklenirmiş rüzgar. Sohbetin koyulaştığı,
dolunayın denizde yakamozlar yaptığı gecelerde türküler
söylenirmiş sabahlara kadar.
Aman kuzum dermenci, yavrum canım dermenci
Bal dudaklar senin olsun, öğüt buğdayı
Olmaz hanım olmaz, yelkenler rüzgar dolmaz
Arkadaşlar kayıl olmaz sar git buğdayı
Aman kuzum dermenci, yavrum kuzum dermenci
Her yanlarım senin olsun, öğüt benim buğdayı
Oldu hanım oldu, yelkenlere rüzgar doldu
Her yanların benim olsun, senin buğday un oldu
Bir değirmen hayal ediyorum bembeyaz boyanmış, etrafı
yeşillikler içinde. Rüzgarın sesi ile dönen kanatların
sesinin öpüştüğü. Kanatların rüzgarında uçuşan dört
mevsim küçük bir gece müziği istiyorum ya da ay ışığı
sonatı sarmalı ruhumuzu. Yüzümüz denizde umudu
bekleyerek. Gelin bir kez de böyle büyülenelim, gün
batımında hem de gecede.
Ah bir izin verilse biz onları rengarenk pavyon
ışıklarıyla donatıp birer kitch örneği bar-restoran(!)
ya da şimdi aklıma gelmeyen bir şeyler(!) yapsak.
Allahtan koruma adı altında öldürmek(!) fikrine daha
yatkınız da pusuda bekleyenlere dur diyebiliyoruz.
Aksi halde zırhlarımızı giyip, cılız Rosinante’mize
atlayıp saldırmamız gerekecekti Mancha’lı Don Quijote
gibi. Oysa şimdi hala bir ümidimiz var onlarla bir
yaklaşım içine girebilmeye…
Boş verin bu hayallere, bugünlerde yeldeğirmenlerinin
lafı mı olur bu talanın arasında. “Kalın sağlıcakla”
diye bitirecektim lafımı ancak o içimizdeki Don Quijote
olma duygusu yok mu, işte o duygu engelliyor bu
düşüncemizi ve diyorum ki;
“Hadi hep birlikte sahip çıkalım kültür varlıklarımıza.”
Kalın sağlıcakla... |